ALEVİLİK VE HALLAÇ MANSUR -1
01 Nisan 2025, Salı 19:4926 Mart 922, İslâm içerisinde bugün dahi tartışılan, ancak genel bir mutabakata ulaşamayan ve tartışması süren temel tezlerden birisinin sahibi olan Hallaç Mansur’un katledildiği tarihtir.
Bu tarihte kimi Alevi Bektaşi aydınlar anma metinleri yayınlasa da, gerçek olan şudur ki, günümüz Alevi Bektaşileri arasında Hallaç Mansur’un inanç dairesi ve fikirleri hakkında çok az bilgi vardır.
Nasıl ki, Seyyid Nesimî, Kul Nesimî ile karıştırılarak, “Sofular haram demişler bu aşkın şarabına, Ben doldurur ben içerim günah benim kime ne” dizelerine indirgeniyor ise, Hallaç Mansur da, (haşâ) Allah benim anlamında olduğunu sanarak “Ene’l Hakk” söylemine indirgeniyor.
Slogancılık, düşünce ve tefekkürden uzak cahil kitlelerin çok sevdiği bir yöntem olsa da, hem Hallaç Mansur ve hem de Seyyid Nesimî’ye onları baş üstünde tutacak kadar çok sevdiklerini sanan bu kitle tarafından en büyük zulme uğratılması ise, Alevi Bektaşi inancının içinde bulunduğu açmazları gösteren hazin, trajik bir durumdur.
Bu yazımda, Hakk’a yürüyüşünün 1103. yıldönümü olması nedeniyle, Hallaç Mansur’un Alevi Bektaşiler açısından önemine değinmek istiyorum.
* * *
Hallaç Mansur İran’ın güneyindeki Fars eyaleti başkenti Şiraz’a yaklaşık 40 km uzaklıkta bulunan Beyzâ’nın kuzeydoğusunda küçük bir yerleşim olan Tûr’da doğdu. Abû Abdullah El Hüseyin bin Mansûr bin Mahamma El Beyzâvî El Hallac tam ismidir.
Çok küçük yaşlardan itibaren dini eğitime başlayan Hüseyn bin Mansur, 20 yaşında Bağdat’ta başta Cüneyd-i Bağdâdî olmak üzere en ünlü mutasavvıfların sohbet dairelerinde bulunuyordu. Beyzâ halkı Hanbeli mezhebinden bilinse de, Hüseyin bin Mansur hiçbir mezhebe bağlı olmadığını çeşitli kereler ifade etmiştir.
Horasan, Mâverâünnehir, Sicistan ve Kirman bölgelerini dolaştı. Hindistan’da, Kırgızistan’da, Hoten, Kaşgar ve Turfan’da Türkler arasında irşad faaliyetleri yürüttü.
Hakkında anlatılan bir menkıbeye göre Bağdat’ta açıkça Hakk yolunda canını feda etmek istediğini, kanının dökülmesinin halk için helâl olduğunu ilân etti (Ahbârü’l-Ḥallâc, s. 42).
Dânyâl peygamberin türbesi civarında bir yıl saklandı. 301’de (913) yakalanarak Bağdat’a getirildi ve idam talebiyle mahkeme önüne çıkarıldı. Uzun süre hücrede tutulduktan sonra, Şâfiî kadısı İbn Süreyc’in, ilhama dayanan tasavvufî mahiyetteki sözlerin fıkhî açıdan değerlendirilmesinin yanlış olacağını ileri sürüp idama karşı çıkması ve dostu başmâbeyinci Nasr el-Kuşûrî ile Halife Muktedir-Billâh’ın Türk asıllı annesi Şağab’ın araya girmesi üzerine Vezir Ali b. Îsâ el-Kunnâî onu üç defa siyaset meydanında teşhir ettikten sonra hapsedilmesini yeterli gördü. (İslam Ansiklopedisi, Hallaç maddesi)
Hallaç Mansur’ın katledilmesine gerekçe olarak “Ene’l Hakk” sözü ile kendisini Allah yerine koyduğu iddia edilse de, onun konuyla ilgili tam ifadesi şöyledir: “Eğer Allah’ı tanımıyorsanız eserini tanıyınız, işte o eser benim, ben Hakk’ım, çünkü ebediyen Hak ile Hakk’ım” (Kitâbü’ṭ-Ṭavâsîn, s. 208).
24 Zilkade 309 / 26 Mart 922 tarihinde Mâlikî kadısı Ebû Ömer Muhammed b. Yûsuf el-Ezdî ’den alınan “kitil fetvası” ile Hallaç Mansur Bağdat’ın Bâbüttâk denilen semtinde önce kırbaçlandı, burnu, kolları ve ayakları kesildikten sonra idam edildi. Başı kesilerek Dicle üzerindeki köprüye dikildi. Kesik başı iki gün köprüde dikili bırakıldıktan sonra Horasan’a gönderilerek bölgede dolaştırıldı. Hallaç’ın yakılan gövdesinin külleri Dicle nehrine atıldı.
Hallaç Mansur İslâm dünyasında Allah sevgisi ile şehadete ulaşan bir sembol haline geldi.
Hallaç’ın kendisinin katli için fetva veren alimlere şöyle dediği nakledilmiştir: “Belim bükülmüş haldeyim. Kanım haramdır. Bana iftira edip, katlimi mübah görmeniz size helal olmaz. Ben İslam itikadındayım. Yolum sünnet yoludur. Sünnete dair yazdığım eserler bulunmaktadır. Onun için kanımı dökmekten sakının.” Bkz. Vefeyatü’l-a’yan, I, 407; Tarihu Bağdad, VIII, 139; Yafü, Mir’atü’l-cinan, II, 259: Ravzatü’l-cennat. s_ 235: Kitabü’l-Uyuni ve’l-hadayık, IV. 21 7. Aktaran: Mikail Bayram: İbn Teymiyye, Sayfa: 36, Konya, Damla Ofset, 2003)
* * *
“Ene’l Hakk” ifadesinin anlamını Prof. Dr. Yaşar Nuri Öztürk şöyle açıklıyor:
“Ene’l-Hakk nedir?”
Ene’l-Hakk (Ben Hakk’ım) enellâh (Ben Allah’ım) demek değildir. Bu iki söz arasında, Kur’an’ın beyanları dikkate alınırsa, çok fark vardır. Filhakika Kur’an, Allah’ın hem zâtından hem de tecellîlerinden bahsetmektedir. Allah, zâtıyla tasavvurlarımızda vücut bulan şeylerden münezzehtir. O, zâtı itibariyle bizim idrakimizce kavranacak halde değildir. Hz. Peygamber “Allah’ın zâtı üzerinde değil; O’nun tecellîleri üzerinde düşünün” derken bu inceliği açıklığa kavuşturuyordu. Allah’ın zâtını ifade için lafza-i Celâl dediğimiz “Allah” kelimesi kullanılıyor.
Allah’ın bir de bu âlemde bize kudretini tanıtan tecellîleri vardır. İşte bu tecellîler açısından O’nun bir zaman çok ad aldığını görüyoruz. O, tecellîsiyle aynı zamanda Hakk’tır. Allah’ın Hakk şeklindeki tecellîsi, en mükemmel olanıdır. Zirâ Hakk, mahlûk mukabilidir, zâta en yakın tecellîdir.
Her şeyin iki yüzü vardır. Rabbine bakan yüzü, kendine bakan yüzü. Ve “şey”, kendine bakan yüzü itibariyle adem (yokluk), Rabbine bakan yüzü itibariyle vücut (varlık) tur. Bu yüzdendir ki, ârifler hakikat semasına yükselenin, hakiki vâhidden gayrı bir şey görmeyeceğine ittifakla karar vermişlerdir. Ancak bu keyfiyet onların bazalarında ilmî bir irfân olurken, bazılarında zevk ve hâl oluyor. Böylece gözlerinden çokluk zail olarak ferdaniyet-i mahzda gark oluyorlar. Ve akılları kaybolarak mest hâlde düşüyorlar. Böyle olunca da, Allah’ın dışında hiç bir şey -hatta nefisleri bile- onlar için varlık ifade etmiyor. Gözlerinde Allah’tan gayrı şey kalmıyor. Kendilerini bu hâl içinde öyle yitiriyorlar ki, akılları hâkimiyetini yok ediyor. Tam bu anda, bazılan Ene’l Hakk, bazıları sübhanî veya mafil-cübbetî ilellah (bu son iki söz Bayezid’i Bestamî’ye aittir.) diyor.”
* * *
Hallaç Mansur, Bağdad coğrafyasında yaşamasına rağmen, Arap ve İran edebiyatından çok Türk edebiyatında söz konusu edilmiştir. Prof. Dr. Mustafa Tatçı’ya göre, “müslüman milletler içinde Hallaç Mansur en fazla Türkler tarafından sevilmiş ve benimsenmiştir.”
Tüm dünyaya Hüseyin bin Mansur’u tanıtan L. Massignon, Hallaç’ın Türkler arasında tanınmasını Feridüddin Attar ve eseri “Tezkiret’ül Evliya”da yer alan ilgili bölüme bağlasa da, bu görüşe katılmıyorum.
Cüneyd-î Bağdadî gibi İmam Cafer-î Sâdık mektebinden, İmam Musa Kazım’ın öğrencisi ve tasavvufun bir ilime dönüşmesinde kilometre taşı olan ilk Türk mutasavvıflardan İmam Şibli, “Ben ve Hallac, ikimiz bir şey idik, beni deliliğim (idamdan) kurtardı. Onu ise aldı mahvetti”, demişti.
Anne Marie Schimmel’e göre, Uzak Doğu’da ve Orta Asya’da Hallaç Mansur’un adının geçmediği bir belde, şiir ya da anlatıya rastlayamazsınız. “Türklerin Müslüman olmasından dolayı buralara iman tohumunu Hallaç ekmiş ve sonrasında onları yeşertmek de Hoca Ahmed Yesevi'ye nasip olmuştur.” (A. Schimmel, Sind Halk Şiirinde Hallac-ı Mansur, Tercüme: Sofi Huri, İstanbul 1969, s. 32.)
Aynı konuda L. Massignon da şöyle diyor: “Hallac’ın yakın çevresi ve irtibatta bulunduğu insanların çoğunluğu Türklerden meydana gelmekteydi.”
Yine Massignon’a göre, Ahmet Yesevî’nin hocası, Yusuf Hamedanî de bir Hallaç’cıdır.
Ali Jusubaliyev’e göre, Hallaç Mansur, Türk boylarından Kırgızların atası olarak kabul ediliyor. Bir efsaneye göre, Kırgızlar kendilerinin Hallaç soyundan geldiklerine inanıyorlar.
Kanaatimce, Doğu ve Kuzey Türkleri-Özbekler, Kırgızlar ve Volga Türkleri arasında adeta kutsal bir dini kitap gibi yüzyıllardır elden ele dolaşan Hoca Ahmet Yesevî’ye ait “Divan-ı Hikmet” gerçekten de Hallaç Mansur’un ve inancının Türklerde benimsenmesini ve yaygınlaşmasını sağlayan asıl eser olmuştur.
* * *
Hallaç Mansur’u öven ilk Türkçe metnin yazarının bugün Bektaşilik olarak isimlendirdiğimiz inanç yolunun en önemli hazırlayıcısı ve öğretmeni olarak bilinen Hoca Ahmet Yesevî olması tesadüf değildir.
Hoca Ahmet Yesevî sayesinde Hallaç Mansur Türklere hem inanç yorumu (Ene’l Hakk) ve hem de hayatı ile örnek olmuştu.
Yesevî, daha dördüncü hikmet şiirinde, Mansur ile kendisini özdeşleştirir. Kendisi de Mansur gibi, inandıkları için kavga vermiştir:
“Ben yirmi altı yaşta sevdâ eyledim,
Mansûr gibi Cemâl için kavgâ eyledim,
Pîrsiz yürüyüp dert ve sıkıntı peydâ eyledim
O nedenle Hakk’a sığınıp geldim ben işte”
Hemen ardından, 6. Hikmet şiirinde ise, kendi yaşam yolunu anlatırken, yine kendi yaşadıklarını Hallaç Mansur’ûn yaşadıkları ile kıyaslar:
“Kırk dördümde muhabbetni pazarında,
Yakamı tutup, ağlayıp yürüdüm gül bahçesinde,
Mansûr gibi başımı verip aşk dârağacında;
Zâtı ulu Rabbim, sığınıp geldim sana.”
...
“Kırk dokuzda aşkın düştü, tutuşup yandım,
Mansûr gibi eş ve dosttan kaçıp kayboldum,
Türlü türlü cefâ değdi, boyun eğdim,
Zâtı ulu Rabbim, sığınıp geldim sana.”
11. Hikmet şiiri ise, Hoca Ahmet Yesevî, Hallaş Mansur hakkındaki görüşlerini daha açık ifade etmeye başlar:
“Ey dostlar temiz aşkını ele aldım,
Bu dünyâyı düşman tutup yürüdüm ben işte.
Yakam tutup Hazret’ine sığınıp geldim,
Aşk kapısında Mansûr gibi oldum ben işte
Aşk yolunda âşık olup Mansûr geçti,
Belini bağlayıp Hakk işini sıkı tuttu,
Melâmetler ihânetler çok işitti,
Ey müminler hem Mansûr oldum ben işte.
Âşîk Mansûr “Ene’l Hakk’ ı dile getirdi,
Cebrâil gelerek “Enel Hakk”ı beraber söyledi,
Cebrâil gelerek başın ver deyip yola saldı,
Darağacına asılıp cemâlini gördüm ben işte.
Mansûr gelince dârağacı eğilip kendi aldı,
Bâtın gözü açık olanlar hayrân kaldı,
Işık salıp Allah kendisi nazâr eyledi,
Ey sevgili deyip cemâlini gördüm ben işte.
Nidâ geldi o dârağacına: “çok boğma” diye,
“Sıkı dur her yan bakıp, sen ağma” diye,
Taşa dedi: “Emrimi tutup sen değmeyesin”
Levh-i Mahfûz tahtasında gördüm ben işte.
Üç yüz molla yığılıp yazdı çok rivâyet,
Şeriatdır ben de yazayım bir rivâyet,
Tarikatda hakikatda haktır himâye etmek,
Başımı verip Hakk sırrını bildim ben işte.
“Ene’l Hakk’ın anlamını bilmez câhil,
Bilge gerek bu yollarda, mertler denizi,
Akıllı kullar Hakk yâdına “sevgili” dedi,
Cândan geçip Sevgili’yi sevdim ben işte
Îmâ eyledim ârif olsa ibret alsın,
Zâhir ilminden yazıp söyledim işâret kalsın,
İnci-gevher sözlerimi gönlüne koysun,
Hâlden deyip Aşıklara verdim ben işte.
Sâhibsiz Mansûr hor görülmekle tam oldu,
Bir söz ile dostlardan ayrı kaldı,
Kalb hâlini hiç kimse bilmez, Tantanık Rabb’im,
Kanlar yutup ben hem tanık oldum ben işte.
Şeyh Mansûr’un “Ene’l Hakk”ı yersiz değil,
Yolu bulan bize benzer günâhkâr değil,
Her soysuzlar bu sözlerden haberli değil,
Haberli olup Hakk kokusu aldım ben işte
Bir gece seherde garîb Mansûr çok ağladı,
Işık salıp Allah kendisi rahmet eyledi,
Ondan sonra Kırklar bakarak şarâp verdi,
Bilgelere bu sözleri dedim ben işte
Câhillere değil sözüm, dolu hikmet,
İnsanım deyip belini bağlar, hani himmet?
Dünyâ için birbirine eylemez şefkat,
Zâlimlere esîr olup öldüm ben işte.
Zâlimlerde had ne ola, bizde Günâh,
Dervîşlerin huyu kötü, geçmez duâ,
O nedenle Sultân kılar, bize cefâ,
Âyet hadîs anlamından söyledim ben işte
Zâlim eğer cefâ eylese “Allah” de,
Elini açıp duâ eyleyip sabreyle,
Hakk yardımına yetmez olsa endişe eyle,
Hakk’dan işitip bu sözleri söyledim ben işte.
“Zâlim eğer zulüm eylese Bana ağla,
Yaşını saçarak Bana sığınıp belini bağla,
Harâm şüphe terk ederek yürek dağla..”
Zâlimlere yüzbin belâ verdim ben işte.
Zâlimlerin yakınlığı nedir Ben Yaradan;
Yaradan’ı aklına getirmeden sen unutan,
Benden vazgeçip zâlimlerin elini tutan…”
Zâlimlere kendim kıymet verdim ben işte.
Sana cezâ, Yaradan’a yalvarmadın,
“Allah” deyip geceleri kalkıp inlemedin,
Gerçeklerden sözler söyledim, işitmedin,
“Zâlimlerin elini uzun kıldım ben işte.”
Ey habersiz Hakk’a gönül yürütmedin,
Dünyâ Harâm, ondan gönül soğutmadın,
Nefsden geçip Allah’a doğru yönelmedin,
Bu nefs için ağlamaklı ve şaşkın oldum ben işte
“Zâlimleri şikâyet etme, zâlim kendin,
Huyun riyâ, etki etmez halka sözün,
Dünyâ mâlını dolu verdim doymaz gözün,
Harîsleri “Siccin” içine saldım ben işte.”
Kızıl dudağı hareketlenip Sen’i söyledi,
Cân ve kalbim ümmetlerinin gözaydınlığı,
“Hakk’a kul, bana ümmet olan hani?”
Gerçek ümmetin sinesine koydum ben işte.
Kul Hoca Ahmed Hakk sözünü söyleyip geçti,
Aynel-yakîn tarikatta bozlayıp geçti,
İlmel-yakîn Şeriatı gözleyip geçti,
Hakkel-yakîn hakikatından söyledim ben işte.”
Hoca Ahmet Yesevî’nin 96. Hikmet şiirinde ise, Hallaç’ın başına gelenler bir destana dönüşür:
“Dinmeden âşıklar Hû derler Allah’ına yalvarıp;
Yürür O’nun aşkında, gece gündüz sararıp.
Çok ağlatıp âşıkı aşk elinde Allah’ım
Aşk yolunda melâmeti ona görür münâsip.
Mansûr bir gün ağladı, erenler rahm eyledi,
Kırklar şerbet içirdi Mansûr’a değerini koyup
Mansûr der “Ene’l-Hak”; erenler işi doğru;
Mollalar der: “Doğru değil” gönlüne kötü gelip.
Söyleme “Ene’l-Hak”, “kâfir oldun Mansûr” deyip
“Kur’ân içinde budur” deyip, öldürdüler taş atıp.
Bilmediler mollalar “Enel-Hakk”ın mânâsını
Zâhir ehline hâl ilmini Hakk görmedi münâsip.
Rivâyetler yazıldı, hâlini onun bilmedi,
Mansûr gibi velîyi koydular dârağacına asıp.
Rivâyettir şerîat, hikmettir hakikat,
Mücevherdir tarikat, Aşıklara münâsip.
Âlem halkı yığıldı, Mansûr deyip feryâd eyledi
Mansûr’un dostları kaldı orada ağlaşıp.
Tevbe eyle Hoca Ahmed, ola Hakk’tan inâyet,
Yüz bin velîler geçti sırrı sırra ekleyip.”
Yorum Yazın
E-posta hesabınız sitede yayımlanmayacaktır. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişdir.
Facebook Yorum