Prof. Dr. Aksoy: Alevi-Bektaşi araştırmalarının önemi ve dikkat edilmesi gereken hususlar

Prof. Dr. Mustafa Aksoy, 28-30 Ekim 2005 tarihlerinde Süleyman Demirel Üniversitesi çatısı altında düzenlenen Uluslararası Bektaşilik ve Alevilik Sempozyumu’na “Alevi-Bektaşi araştırmalarının önemi ve dikkat edilmesi gereken hususlar” başlıklı bir bildiride bilimsel araştırmalarda yöntem konusunda önemli uyarılar yapmıştı. Makalenin önemi nedeniyle ve özellikle de yeni kuşak araştırmacılara yol gösterici olması umuduyla, yazarın izniyle sitemizde yayınlıyoruz.
Türkiye’de Cumhuriyet döneminde konu hakkında ilk saha çalışmasının örneğini 1930’lar Yusuf Yörükan ve 1970’lerde de Mehmet Eröz’de görüyoruz. 1980’lerden sonra ise konu hakkında akademik ve amatör çalışmacılar tarafından çeşitli saha araştırmaları yapılmıştır ve yapılmaya devam edilmektedir. Burada müzakere (etüt, oylaşma) edeceğimiz bildiriler; “Göller Yöresi’nde Bektaşilik İnancı Önemli Kült Merkezleri”, Doç. Dr. Sabri Çakır; “Bektaşîliğin Farklı İnanç ve Uygulamalarını Yaşatan Veli Baba Sultan Ocağı”, Mehmet Ersal’ın yapmış oldukları çalışmalardır.
Konuyu müzakere etmeden önce kısa bir açıklama yapmanın gereğine inandığımız için bazı kısa bilgiler vermek istiyoruz. Türkiye’de yapılan araştırmalar genelde ne hikmetse gücünü nereden aldığı belli olmayan bir nedenden dolayı adeta bir tabu gibi dokunulmaz oluyor. Eleştirilen çalışmalarda ise konu sadece olumlu yönden değerlendirilir. Böyle bir anlayışın bazı olumlu yönleri olsa da akademik çalışmaların olumsuz yönlerinin fark edilmesi konu hakkında daha farklı ve derinlemesine çalışmaların yapılmasına imkan verir. Diğer yandan yazmak ve meydana çıkmak her türlü eleştiriye meydan okumak demektir. Bu bağlamda yukarıda ifade ettiğimiz makaleler hakkında görüşlerimiz şu şekildedir:
Sosyal hayatımızı etkileyen veya yaşanan sosyo-kültürel faktörler, rastlantılar sonucu değil, tarihi süreç içinde çeşitli etkileşimlerle bize kadar gelirler. Bu açıdan bakıldığında sosyo-kültürel faktörler adeta birer “sosyal genetik” değerlerdir. Başka tabirle nasıl biyolojik faktörler “genetik” yoluyla, yılların akışında değişerek geliyorsa; sosyo-kültürel faktörlerde “sosyal genetik” vasıtasıyla tarihten değişerek gelerek sosyo-kültürel hayatı meydana getirirler.
Saha çalışmaları yaşanan kültür unsurlarının tespit edilmesi açısından son derece önemlidir. Ancak akademik çalışmalar sadece alanda fotoğraf çekmek (Yani kültür unsurlarını tespit etmek) ya da onu tasvir etmek olarak algılanamaz. Eğer bu şekilde algılanırsa o zaman akademik çalışmaları diğer çalışmalardan ayıran özelliklerin varlığı da tartışılmaya başlanır.
Sayın Çakır, tarafından yapılan çalışma, makaleden de anlaşılacağı üzere beş (5) yerleşim yerinde, Sayın Ersal'ınki ise Isparta ili Serinkent ilçesi Uluğbey beldesinde bir mastır tezi çerçevesinde, yerinde gözlem ve mülakata dayalı yapılan saha çalışması örnekleridir.
Bir çalışmada kullanılan kavramlar bilinen anlamlarından farklı kullanılmıyorsa, bunların tanımlarının çalışmalarda tekrarlanması, akademik hiçbir anlam taşımaz. Hatta böyle bir anlayış okuyucular tarafından saygısızlık olarak algılanabilir. Olması gereken değil de olanın olduğu gibi ifade edilmesi şüphesiz önemlidir. Ancak sadece olanın ifade edilmesi, yukarıda ifade edildiği gibi “fotoğraf çekmek”ten farklı bir şey değildir. Akademik anlayış olanın arka planını yani tarihi kaynaklarını, niçinini nedenlerini, olası sonuçlarını ve yansımalarını yorumlamayı gerektirir. Kısaca akademik anlayış alanın hikmetini veya hikmetlerini bulmaya yönelik olmalıdır.
Sosyo- kültürel faktörler tabiatları gereği çok nedenlidir. Batınî özellik taşıyan “Alevi Bektaşîliği” anlamada tek seçenek olarak gösterilen, ancak yirminci yüzyılın ikinci yarısında adeta K. Popper (1902-1994, neo marksist felsefeci.) tarafından tarihin derinliğine gönderilen, “diyalektik düşünme ve yöntem anlayışı” ile açıklamaya çalışmak adeta yöntem adına yöntemsizliktir. Yöntemsizlik sorunundan olacak ki “Bektaşilik kimliği” ya da “Isparta ilini Bektaşilik kültürünün yaşam alanları açısından değerlendirmeye çalışırsak Uluğbey Veli Baba Sultan Ocağı kanaatimize göre kültürün en canlı yaşatıldığı beldesidir” ifadeleri kullanılmıştır. Konu hakkında söz konusu ilde başka hiçbir araştırma yapılmadan ya da önceden yapılmış araştırmalara bakmadan nasıl kanaat sahibi olunur?
Sosyal bilimlerin dili veya kullandığı araçlar, kavramlardır. Eğer kavramlar rast gele kullanılırsa, zaten sosyal bilimlerin en büyük sorunlarından biri olan kavram kargaşasına yenilerini eklemiş oluruz. Üstelik Türkiye açısından konu daha vahimdir. “Kimlik” kavramı dini anlayış ve yorumları da ihtiva ettiği için, “Bektaşilik kimliği” kavramı sosyal bilimlerdeki kimlik kavramından farklı anlamda kullanılıyorsa “Tanımlar” başlığı altında mutlaka tanımlanması gerekirdi. Oysa orada böyle bir yola başvurulmadığı gibi bilinen tanımları tekrarlamaktan da öteye gidilmemiştir.
Yöntem konusunda diğer bazı sorunları da şöyle ifade edebiliriz. Yukarıda isimleri yazılı olan çalışmalardan birinde “Bektâşi inançları ve uygulamaları yörelere ve ocaklara göre farklılıklar göstermektedir” denilmektedir. Bu iddia belki doğru olabilir, ancak hiçbir kaynak gösterilmeden, Arnavutluk’tan Anadolu’ya, buradan Mısır’a kadar olan geniş bir coğrafyada yaşayan insanların bazılarının dini inancı bilindiği gibi Bektaşîliktir. Dolayısıyla yukarıdaki anlayışın kaynağı gösterilmeden kullanılan ifade en hafif tabirle genelde “Aleviler”e, özelde ise “Bektaşiler”e saygısızlık, hatta hakarettir. Diğer yandan yörelere ve ocaklara göre farklılıklar gösteren bir anlayış, katı Sünni anlayışının dışında kendine özgü bir yorumuyla, “Bektaşilik” adıyla sistemleşerek, yukarıda ifade ettiğimiz coğrafyada (her şeye rağmen) insanların inancı olmuş ve günümüze kadar gelmiştir.
Halk kültürü konusunda saha çalışması yapıldıktan sonra tekrar sahaya gitmek imkanı yoksa eksik kalan ya da yeterince aydınlanamamış bazı konularda önceden görüşme yapılan veya bunların önerdiği insanlarla telefon görüşmeleri yapılabilir. Ancak, önceden hiçbir görüşme ve mülakat yapmadan insanların vicdanları ve sosyo-kültürel değerleriyle ilgili konularda telefonla bilgi derlemek son derece sakıncalıdır. Mesela araştırmacı konuştuğu insanın gerçek kimliğini hakkında nasıl sağlıklı bilgi verebilir? Bilgiyi veren insanın sağlıklı bir ortamda bilgi verdiğini nasıl bilebilir? Mimik ve tavırlar da bir ifade biçimidir. Telefonda bunu yakalamak mümkün değildir. Bu gibi sorunlardan dolayı sosyo-kültürel konularda telefonla saha çalışması yapmak bilimsel bütünlüğü göz ardı eden bir anlayışı yansıtır.
Araştırmaların başlıkları verilmek istenen mesaj açısından son derece önemlidir. Ancak Türkiye’de bu konuya genelde dikkat edilmez. Oysa yapılması gereken kullanılan başlık ile makalenin içeriğinin önemli oranda örtüşmesidir.
Türkiye’deki araştırmacıların önemli problemlerinden biri de, önce yapılan çalışmaları ya yok saymak, ya da hiçbir gerekçe göstermeden onların yetersizliğinden genel ifadelerle bahsederek, en önemli araştırmayı yaptıkları intibaını vermektir. Böyle bir anlayış akademik etikle bağdaşmadığı gibi bilgi birikiminin oluşması açısından da son derece sakıncalıdır. Diğer yandan her çalışmanın olumsuz yönlerinin dahi bir sonraki araştırmalara katkısının olduğu unutulmamalıdır. Söz konusu her iki araştırmacı da konu hakkında araştırmaları olan bazı akademisyenleri yok saymışlardır. Mesela her iki akademisyen de bölgede kendilerinden önce araştırmalar yapmış olan Yusuf Yörükan, İsmail Engin ve Yılmaz Soyyer’in çalışmalarını görmezden gelmişler. Diğer yandan biri Hüseyin Bal, Ruhi Fığlalı ve Orhan Türkdoğan’ı, diğeri ise Ahmet Yaşar Ocak ve Mehmet Eröz’ü görmezden gelmiştir.
“Bizim kültürümüz Ehlibeyt ve insan sevgisi üzerine kurulmuş bir kültürdür. Anadolu’da yaşamış bazı uygarlıkların toplumsal ve inançsal görüşleri üzerine kurulmuş bir inanç sistemidir”. Bir akademisyenin böyle bir ifadeyi “olanı olduğu gibi ifade etmek” anlayışından hareketle yukarıda olduğu gibi okuyuculara sunması mı, yoksa bu ifadeyi kullanan insanın ne demek istediğini anlamaya çalışarak ve yorumlayarak sunmasının gerekli olup olmadığımı tartışılmalıdır? Eğer bu tartışma yapılmadan yukarıdaki anlayıştan hareket edilirse, son günlerde bazıları tarafından tartışma konusu yapılan “Alevilik İslâm dışı” (Hiçbir bilimsel temeli olmayan siyasi ve ideolojik bir yaklaşım) anlayışı desteklenmiş olmaz mı? Belki, söz konusu ifadenin sahibi bu amaçla yukarıdaki ifadeleri kullanmış olabilir. Ancak akademisyenin görevi yukarıda ifade edildiği gibi sadece fotoğraf çekmek olmamalıdır.
Sonuç olarak, saha çalışmaları yapan akademisyenlerin her şeyden önce çalıştıkları konu hakkında sağlıklı altyapı bilgilerine sahip olması gerekir. Sonra ise olabildiğince disiplinler arası bir anlayıştan hareket ederek, karşılaştırmalı olarak sahada derlediği bilgileri okuyuculara sunmalıdır. Böyle bir anlayışla hareket edilirse “Bektaşilik Alevilerden daha serbest”, “Bektaşiler... kendilerini Alevilerden ayrı görmekte ve öyle hissetmektedirler” ifadeleri kullanılmazdı. Üstelik ikinci cümle “Hanefiyim ama Müslüman değilim” demekle eşdeğerdir. “Cem töreninin yapılacağı eve gelen bütün taliplere kahve ikramında bulunur. Herkes kahvesini içince Dedenin huzuruna kahve takımları ile çıkılarak duasını alır”. Türkiye’de neredeyse 1960’lara kadar çay içmenin dahi çok lüks olduğu bilinen bir gerçek iken, cem törenlerinde kahve içmenin cemin ritüellerinden biri olarak ifade edilmesinin sorgulanması gerekirdi.
En önemlisi, sosyo-kültürel yapının ve değişmenin dinamikleri bilinmeden sosyokültürel hayatı anlamak mümkün değildir. Diğer yandan “biz araştırmacılara düşen görev ise, yaşayan malzemeyi kayıt altına almaktır” anlayışı, sosyo-kültürel hayatı anlamamaktır. Kaldı ki akademisyenin böyle bir görevi olamaz. Belki olsa olsa akademik çalışma kayıt altına alınmış kültür unsurlarını yorumlamak olabilir.
Videolar için YouTube kanalımıza abone olmayı unutmayın!
BUNLARA DA BAKABİLİRSİNİZ
- 0SEVDİM
- 1ALKIŞ
- 0KOMİK
- 0İNANILMAZ
- 0ÜZGÜN
- 0KIZGIN
Yorum Yazın
E-posta hesabınız sitede yayımlanmayacaktır. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişdir.