© Alevi Haberler

Süleyman Yağız: Bu kitabı Aleviler'e yönelik iftiralara karşı yazdım

Gazeteci, yazar, şair, milletvekili ve Demokratik Sol Parti eski Genel Sekreteri Süleyman Yağız tarafından yazılan "Dünyanın En Âdi İftirası: Mumsöndü" kitabı raflarda. Alevilerin çok yakından tanıdığı ve bağrına bastığı Yağız, bu kitabında ülkemizde mezhepçi çatışmaların odağındaki bir iftirayı derinlemesine mercek altına alıyor. Alevihaberler.com.tr sitesi genel yayın yönetmeni Ali Rıza Özkan'ın Süleyman Yağız ile yaptığı söyleşiyi okurlarımıza sunuyoruz:

SORU 1: Bu kitabı yazmaya nasıl karar verdiniz?

SÜLEYMAN YAĞIZ: Önce izin verirseniz Alevi dünyasıyla nasıl tanıştım, onu anlatayım... Doğup ve ilk çocukluk yıllarımı yaşadığım yer Gaziantep'i İslâhiye ilçesinin Arfalı köyü... Köyümüzün arkasında daha yükseklerde yer alan köyün adı da Kabaklar... Bizim köy Sünni Türk, Kabaklar ise Türk Alevi kardeşlerimizin yaşadığı köy... İlçemizin aşağı kısmında yer alan, yazı köyleri dediğimiz köylerde de Sünni Kürtler yaşıyor...

Doğal olarak ilçemizde bu köylerimizin insanları ve bir de yörükler var. İlçemiz, çok uzak olan bölgelerden bile göç alan bir yer; örneğin Van'dan, örneğin Muş'tan, örneğin Karadeniz' den... Daha yakın yerler olan Maraş, Kilis ve Antep'ten gelenler de var... Güzel bir ifadeyle "her yiğidin harman olduğu" bir yer...

En samimi çocukluk arkadaşım Türk Alevi, kirvem de Sünni Kürt'tü... Ben bu güzellikler içinde yaşadım. Bu güzellikler içinde benim hiç kimseyi ÖTEKİ görmem mümkün değildi. Zaten toplumsal ilişkilerde de gözle görülür, hissedilir bir ayrılık-gayrılık yoktu. Ama kimden duyduğumu anımsamıyorum; "Aleviler'in kestiği yenmez" gibi bir laf vardı...

Alevi arkadaşım Ali Rıza Erdoğan ile okul çıkışlarında ya onların ya da bizim ama daha çok da - okula yakın olduğu için- olanların evinde aynı sofraya otururduk. Çok aydın, Cumhuriyetçi bir imamımız vardı: Ali Hoca... Gidip ona sordum: "Bak oğlum" dedi Ali Hoca: "Bu uydurma bir sözdür. Alevi de Sünni de birdir, Müslümandır. Aleviler Muaviye'yi sevmez, Allah belâsını versin, ben de sevmem. Sen böyle laflara itibar etme."

Ali Hoca çok uygar hocaydı... Çocukken burnum çok kanardı... Babam bir gün, "Ali Hoca'ya git de sana muska yazsın" dedi. Gittim, söyledim Ali Hoca'ya. Ali Hoca öyle bir yanıt verdi ki, bütün ışıklarımı yaktı: "Koluna birisi bir bıçak atsa kolun şakır şakır kanar, değil mi? Bu kanı doktor durdurur, cerrah diker durdurur. Senin de burnunda bir ya da birkaç damar çatlamış. Bu çatlağı da doktor tamir eder. Bu muskalık iş değil. Eğer başka bir sebepten kaynaklanmıyorsa burnunun kanı nasıl olsa duracak, ben de sana muska yazarım, geçti, dersin."

Ali Hoca artık irşad kapım olmuştu.

Sonraki yıllarda Aleviler'le ilgili yeni iftiralar duyunca bunlara karşı çıkmak benim için ana mücadele amacım oldu. Yanı sıra ÖTEKİ görülen kim varsa hepsinin yanında yer almayı, onlar için mücadele etmeyi temel ilke edindim. Gazetecilik yaşamımda da siyaset yaşamımda da bedel ödeme pahasına öteki görülen her kesime karşı empati yaptım. Empati sözcüğünü bilmediğim yaşlarda da kendimi hep başkasının yerine koydum. Dolayısıyla hemen hemen her tanıyan beni Alevi ve Kürt sanar. Çalıştığım bir gazeteden Alevi ve Kürt sanılarak işten bile atıldım. Atıldığım o gazeteye günlük 50 bin tiraj kazandıran Alevi dizisi yapmıştım.

Bugün 200'ün üstünde Alevi vakfı var... Ben, Alevi adını ilk kullanan Semah Kültür Vakfı'nın kurucuları arasında yer aldım. Rıza Zelyut dostumuzun hazırladığı Alevilik Bidirgesi'ne imza atanlar arasında bulundum. Alevilik üzerine başka diziler ve günlük yazılar kaleme aldım. İlk milletvekilliğim döneminde de Meclis' teki ilk konuşmamda yine Aleviler'e yönelik iftiralara değindim.

İkinci vekilliğim döneminde öteki görülen kerkesi MÜSAHİP VE KİRVE gören BİR KARDEŞLİK DESTANI adlı bir şiir/destan kaleme aldım. Sosyal medyada çok ilgi görünce kitaplaştırdım. Kitaptan gazeteci yazar Mustafa Mutlu'ya da gönderdim. Mustafa kardeşim o zaman Vatan gazetesinde yazıyordu. Köşesinde kitabıma da değindi, ancak MÜSAHİP sözcüğü için "sohbet eden kimse" notunu düşmüştü. Oysa ben Alevilik'teki "YOL KARDEŞİ" anlamında kullanmıştım. Telefonla aradım Mustafa kardeşimi. Sebebini sordum, "Türkçe Sözlük'te öyle yazıyor" dedi. İçime dokundu. Aleviler için çok güzel anlamı olan MÜSAHİP sözcüğünün Alevi anlamının Türkçe Sözlük'te yer almayışı aslında bir yok sayıştı. Bu vesileyle MUMSÖNDÜ sözcüğüne de baktım. Onda da "Alevi geleneğinde var olduğu ileri sürülen bir tür tören" tanımı yer alıyordu ki, bu daha da kötüydü.

Bunun üzerine dönemin Türk Dil Kurumu'ndan sorumlu devlet bakanı Prof. Dr. Mehmet Aydın'a bir mektup yazdım. Ve dünyanın en âdi iftirası olan MUNSÖNDÜ sözcüğünün doğru ifadesinin, hem de MÜSAHİP sözcüğünün Alevilik'teki karşılığının TÜRKÇE SÖZLÜK'te yer almasını sağladım. Birkaç yıl sonra bunu AŞK MENEM ÂŞIK MENEM kitabımın son bölümünde anlattım. Ancak daha sonra, bazı eklemeler yaparak müstakil bir kitap olarak yayımlamaya karar verdim.

SORU 2: Yüzlerce yıl Alevi Bektaşilerin toplumdan ve yönetimden dışlanmasını inanç farklılığı ile mi açıklayabiliriz? Sizce başka faktörler de var mıdır?

SÜLEYMAN YAĞIZ: İnaçsal, kültürel, siyasal, ekonomik ve sair... Çok nedeni olmalı... Bir kere, Alevilik-Bektaşilik tutuculuktan çok uzak... Çocukluğumdan hatırlarım: 70'li yaşlarda inek güden bir Alevi'nin başında fötr şapka vardı. Bu, Aleviler'in yeniliklere ne kadar açık olduğunun somut bir kanıtıdır. Hepimiz biliriz: Âşık Veysel de fötr şapkalıydı. Benim ilçemde yerel halktan kız çocuklarını ilk okutanlar da Alevi ailelerdi. Özetle medeniyete çok açıktır Aleviler. Bana göre, Anadolu'nun en aydınlık yüzüdür.

Aleviler; yıllar, hatta yüzyıllar boyu baskı, zulüm ve katliamlara uğramalarına rağmen sürekli birlikten kardeşlikten yana olmuşlardır. Çünkü "incinsen de incitme"yi temel yaşamsal ilkelerinden biri olarak görmüşlerdir. Buna karşılık Alevi olmayan bazı kişi ve kesimler, Aleviler'e kendi anlayışlarına göre gömlek biçmeye çalışmışlardır. Kendilerine göre Alevilik tanımı yapmaya kalkışmışlardır.

Yavuz Sultan Selim'in Osmanlı'nın ilk halifesi olmasından sonra Aleviler/Kızılbaşlar'ın kitlesel olarak katledilmesinin sebeplerinin başında  inançsal farklılık gösterilmektedir. Yavuz Sultan Selim, sözüm ona İslâm'da inanç bütünlüğünü, birliğini sağlamak adına 40 bin Kızılbaş'ı katlettirmiştir. Dönemin Kürt aydını İdris-i Bitlisî, "Heşt Bihişt" adlı sekiz ciltlik eserinde, Yavuz Sultan Selim'in, Şah İsmail'in kurduğu Safevi Türk Devleti'ne açtığı Çaldıran Seferi’ne çıkmadan önce Edirne’de hazırlık yaparken, “Kızılbaş taifesinin kökünü kazımak için” ülke yöneticilerine gönderdiği fermanda şöyle emrettiğini yazar:

“Hiç beklemeksizin her yörede Kızılbaş taifesinden her kim varsa ve nerede oturuyorsa, üç atasına dek bu Safeviye şeyhlerinin üç tabakasına (Şah İsmail ve atalarını kastediyor) inanan müritlerden iseler, her halükârda ‘imânı inkâr ile değiştiren şüphesiz doğru yoldan sapmış olur’ ayeti gereğince köklerinin kazınmasını ve tebdil ile cezalandırılmayı hak etmişlerdir; kaçınılmaz olarak Rum (Anadolu) beldelerinde oturan ve yolculuk (konargöçer demek istiyor) hâlinde bulunan bu taifenin yediden yetmişe hepsini yazsınlar ve kadılara arz etsinler.”

Bazı Osmanlıcılar, bu emrin doğruluğunu kabul etmekle birlikte sayının 40 bin olamayacağını iddia etmektedir. Ama emre dikkat edildiğinde görülecektir ki, yediden yetmişe Kızılbaş'ın köklerinin kazılmasından söz edilmektedir.
Yavuz bu emri verirken, sözde din adamlarının fetvalarını gerekçe göstermiştir. Örneğin, Alevi düşmanı İbn-i Kemal'in fetvasında iğrenç ifadeler yer almaktadır. Özetle şöyle denilmektedir:

“Hamd yüce, kudretli, kuvvetli ve kerim olan Allah’a mahsustur. Salât (dua), doğra yola ileten Muhammed’e ve sağlam din yolunda ona tâbî olanlara olsun. İmdi: Müslümanların ülkelerinde, müminlerin diyarında bir Şiî taifesi, pek çok Sünnî beldesini ele geçirip batıl mezheblerini izhar ettiklerine dair haberler tevatür derecesine ulaşmış, (buna dair) işaretler artıp çoğalmıştır. Bunlar (Şah İsmâil ve taraftarları), İmam Ebû Bekir, İmam Ömer ve İmam Osman’a (Allah onların hepsinden razı olsun) kötü söz söylemekte, bu raşid halifelerin ve hidayet önderlerinin halifeliklerini inkâr etmektedirler. Şah İsmâil adını verdikleri baş ve başkanlarının yoluna girmenin hilafına müçtehitlerin mezhebine girmenin meşakkatten hali olmayacağını iddia ederek şeriata ve şeriat ehline hakaret etmekte, müçtehitlere sebbetmekte olup Şah’ın yoluna girmenin kolay ve son derece faydalı olduğunu iddia etmektedirler.

Onlar, Şah’ın helal kıldığının helal, haram kıldığının haram olduğunu iddia etmektedirler. (Mesela) Şah’ın şarabı helal kıldığından dolayı şarabın helal olduğunu söylemektedirler. Kısacası, onların kâfir olduğu hususu bize tevatür yoluyla nakledilmiştir. Bu durumda biz onların küfründe ve murtedliklerinde asla şüphe etmeyiz. Ülkeleri dâru’l-harbdir. Erkekleri ve kadınlarıyla evlenmek ittifakla batıldır. Evlatlarından her birinin veled-i zinâ olduğu kesindir. Kestikleri murdardır. Onlara mahsus olan kırmızı kalensüvayı (başlığı) zaruret olmaksızın kim giyerse küfür korkusu galiptir (kâfir olmasından korkulur). Çünkü bu (kalensuva) zahiren küfrün ve dinsizliğin alametlerindendir.

Sonra, onların hükmü mürtetlerin hükmü gibidir. Öyle ki, onların şehirleri ele geçirilirse oraları dâru’l-harb olur ve Müslümanlara onların malları, kadınları ve çocukları helal olur. Erkeklerinin ise, -Müslüman olmaları durumu müstesna- katli vaciptir. Bunlar, Müslüman oldukları takdirde Müslüman hür kimseler gibi hür olurlar. Fakat zındık olduğu ortaya çıkan kişinin hemen öldürülmesi gereklidir. Bir insan, dâru’l-İslâm’ı terk edip onların batıl dinini tercih ederek onların diyarlarına gitse bu durumda kadı onun öldüğü hükmünü verebilir, malını varisleri arasında taksim edebilir, zevcesini başka bir erkeğe nikâhlayabilir. Şu bilinmelidir ki, onlara karşı cihat etmek, onlarla savaşa gücü yeten bütün Müslümanlara farz-ı ayındır. (...)"

Hem Yavuz Sultan Selim, hem de oğlu Kanuni Sultan Süleyman dönemlerinde yaşayan Ebussud Efendi adlı din adamı da iflah olmaz bir Alevi düşmanıdır. "Aleviler'in Müslüman olması için önce Hristiyan olmaları gerekir" diyecek kadar had bilmezlikte zirve yapmıştır.

Tabii, Yavuz ve Kanuni öncesine denbakmak gerekir aslında... Kerbelâ bir kırılma noktasıdır. Hazreti Hüseyin ve 72 cana kıyılması vahşi bir katliamdır. Bu katliam hem inançsal, hem de siyasal kaynaklıdır. Zâlimin/zâlimlerin, mazlumlara karşı saltanat sevdasından kaynaklanmaktadır.

SORU 3: Hem Selçuklu, hem Osmanlı ve hem de Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunda öncü roller oynamalarına karşın, Alevi Bektaşilerin tedricen dışlanmaları ile toplum içerisinde yaygınlaştırılan iftiraların ortaya çıkması arasında sizce bir ilişki var mıdır?

SÜLEYMAN YAĞIZ: Birebir ilişki vardır. Dünyanın en âdi, en insanlık dışı iftiraları, Alevi-Bektaşiler'in dışlanması için kullanılmıştır.

İftralar, İbn-i Kemal gibi Alevi düşmanlarının fetvalarında yer aldığına göre, Aleviler'in toplum içinde dışlanmaları da beraberinde gelmiş olmalıdır.

Hâlâ da kendilerinde din adına ahkâm kesme yetisini görenler, her fırsatta Aleviler'i kötülemeyi üstlerine vazife edinmişlerdir.

Daha çok yakın bir zamanda Yeni Şafak adlı İslâmcı bir gazetede yazan Taha Kılınç adlı biri, Suriye'deki Alevi katliamını gizlemek için üstüne vazife olmayan iddialar ileri sürmüştür. O kadar ki, Suriye Aleviler'inden söz ederken, "aile içi evlilik" iftirasında bile bulunmuştur. Dikkat edilerse, bu iftira, ülkemiz Aleviler'i için kullanılan mumsöndü iftirasını çağrıştırmaktadır. Bu şahsın, ilgili yazısından bir bölüm aktarıyorum. Şöyle:

"... yeni tip Alevîlik, aynı zamanda kıpkızıl İslâm ve Müslüman düşmanı. Sürekli mağduru ve mazlumu oynasa da, aslında eline güç geçirdiğinde neler yapabileceğini anlamak için, nevzuhur Alevîlerin aynı kareye girdiği veya canhıraş savunduğu insanların sicillerine bakmak yeterli. Düşmanlık ve hasımlıkları, yalnızca Müslümanlara odaklanmış durumda.

Gayet mantıklı biçimde 'Siyasal Alevî' ve 'Siyasal Alevici' olarak da tanımlanan -çünkü İslâm düşmanlıklarına Alevîliği perde yaparak kendi hegemonyalarını korumak derdindeler- söz konusu güruh, yine tamamen Müslüman düşmanlığı sebebiyle, kendilerine Suriye Nusayrîlerini de kardeş belliyor. Oysa bildiğimiz ve anladığımız anlamıyla klâsik Anadolu Alevîliği, Nusayrîlik’ten tamamen bağımsız bir felsefe. Nusayrîlik, Hz. Ali’ye uluhiyyet atfeden, reenkarnasyonu kabul eden, bâtınî yorumlarla kendine has bir kutsal telakkisi üreten, aile içi evlilikleri bile meşru görecek kadar uç, İslâm’ın tamamen dışında bir itikat sistemi..."

Adamdaki kine bakın: Görüş farklılıklarına bile tahammülü yok. Elbette Anadolu Aleviliği ile Suriye'deki Nusayriler'in arasında çok fark var... Ama Türkiye'deki Aleviler, oradaki katliama karşı çıkıyor.

Sünniler arasında olduğu gibi Alevi canlar arasında da farklılıklar var. Bu son derece doğaldır. Ben şahsen her görüşteki Alevi cana saygılıyım. Alevi dostu bir Sünni olarak, Aleviler'e gömlek biçme hakkına ve haddine sahip değilim. Samimiyetle görüşümü belirtebilirim. Ama bu diğerlerini reddettiğim anlamına gelmez.

SORU 4: Son dönemde Sünni inançlı yurttaşlarımız arasında Alevi Bektaşiliğe karşı ilgi artıyor. Sizce bunu neye bağlamalıyız?

SÜLEYMAN YAĞIZ: Buna çok sevindim. Demek ki, iftiralar artık kabul görmüyor. Tabii, iletişim olanakları çok genişledi. Alevi canların örgütlenmeleri de iyice yaygınlaştı. Çok şükür ki, ben de bir Sünni kökenli olarak ilk Alevi örgütlenmesinin içinde yer aldım.

SORU 5: Siyaset kurumu Alevi Bektaşiliğe karşı yükümlülüklerini yerine getiriyor mu?

SÜLEYMAN YAĞIZ: Siyaset kurumu, eskiden devlet içindeki vesayet nedeniyle Aleviler'le hak ettiği ölçüde ilgilenemiyordu. Belki bazı siyasetçiler de vesayeti bahane ederek ilgi göstermeye yanaşmıyordu. Eski bir siyasetçi olarak ayrıntıya girersem yanlış anlaşılabilir... Ama mevcut iktidarın, Kültür ve Turizm Bakanlığı bünyesinde bazı hizmetler vermesine karşın "cemevlerini ibadet yeri" olarak görmemesi, bu konuda hâlâ bir çekincesinin olduğunu ortaya koyuyor. İktidar, Prof. Dr. Hayrettin Karaman'nın, "Bir dinin iki mabedi olmaz" fetvasını aşamıyor! Dahası, aşacak gibi de görünmüyor!

SORU 6: Alevi dostu bir Sünni kökenli olarak, ülkemizde Alevi Sünni kardeşliğini ve toplumsal barışı güçlendirmek için önerileriniz var mı?

SÜLEYMAN YAĞIZ: Sünni din adamları ile Sünni tarikat ve cemaatlerin bu konuda bir şeyler yapmaları mümkün değil. Çünkü bunlar, Ebussud ve Hayrettin Karaman önyargısını aşabilmiş değiller. O nedenle iş, Sünni vatandaşlarımıza düşüyor... Ki onlar da Aleviliğe ilgilerini artırdıklarına göre, üzerlerine düşeni yapmaya çalışıyorlar, demektir... Bu ilgiyi daha da artırmak için Alevi aydınların yanı sıra özellikle Sünni kökenli aydınların da katkısı olmalıdır... Bir de Alevi aydınların kendi aralarındaki görüş farklılıklarını soruna dönüştürmemeleri gerekir, diye düşünüyorum... YOL BİR, SÜREK BİNBİR ilkesinden hareket edilmesi gerektiğine inanıyorum... Aşk ile... Muhabbetle... 

İlginizi Çekebilir

TÜM HABERLER